29 Aralık 2009 Salı

Is this?


İngilizleri filmlerini seviyorum zaten genel olarak. Cesur filmleri ise daha çok seviyorum. This is England, o cesur filmlerden biri.

80 lerin ilk yarısında, Lennon'un "The dream is over" sözünün tüm ağırlığıyla dünyanın üzerine çöktüğü zamanlarda, Thatcher İngilteresinde geçiyor film. Geçmekle de kalmıyor, "Demir Leydi"nin İngilteresi'ni iliklerinize kadar hissettiriyor.

Sefaletle, rüyanın ve güzel günlerin bitişi ile serseme dönmüş, boşluğa düşmüş hakın öfkesi, birlikte yaşadıkları insanlara çarpar, faşizm adayı kasıp kavururken; kamerayı babasını savaşta kaybetmiş 12 yaşındaki Shaun'a doğrultuluyor yönetmen/senarist Shane Meadows.

Film muhteşem müzikleri, doğal-inandırıcı oyunculuğu ve güçlü altmetni ile sizi finale getirdiğinde, "Biz ırkçı değiliz ya, milliyetçiyiz. Milliyetçi olmak, ülkeyi sevmek kötü mü?" adamlarıyla halen, başka bir coğrafyada yaşadığınızı fark ederken vicdanınızla karşılaşıyorsunuz.

Morrissey in sözleri dökülüyor dudaklardan:

"please please please let me get what i want... "

28 Aralık 2009 Pazartesi

Bundan Sonra Böyle

Angie mızmız çıktı. İstemiyomuşmuş başlık stilinin kullanılmasını falan. Başlık düşünme olayına oldum olası kıldım zaten. Bundan sonra yok o yüzden galiba yazılarda başlık.

Birbirimiz Anlamak


"Yalnız ve güzel" ülkemize dair objektife takılan en güzel anlardan biri sanırım. Umut verici...

Blue (Cowboy Bebop OST)

İki 28 aralığı beraber geçirdik. İkisi de harika günlerdi ve ilki bana çok sağlam bir dost verdi. Bu gün 28 aralık ve hiç heyecan verici-güzel bir şey olmadı. Garip geldi şu an düşününce. Ara ara zaten kaldırması zor bir gerçek olarak fark ediyorum bunu:

Sen uzaktasın ve yanında olamıyorum.

Zaten senin için yeterince zorken, bir de ben canını sıkmak istemiyorum. Yapabileceğim en iyi şey söz vermek sanırım ve söz sana, sen yazın geri döndüğünde aramıza, kocaman kestaneli bir pasta ve bir şişe limonata-biliyorum çünkü, kola sevmezsin sen-ile çalacağım kapını. Sen bunu okuduğun halde büyük bir nezaket göstererek şaşırmış gibi yapacaksın. Öyle gerektiği için değil, öyle mutlu olduğundan ama.

Diğerleri gelecek ardından. Dördümüz, "marşmelov" olacağız gene parkeler üzerinde.

Ne mutlu, hayatımda tanıdığım en gerçek, en doğal, en şaşırtıcı insan; doğuştan protest, kocaman kıvırcık saçlı kız... Ne mutlu ki bu dünyada olduğu günler, yıllar artıyor. Ne mutlu ki varsın.

Diye düşünürken, bunu yüzüne söylemenin keyfini tadacağım o gün.

Sen ben ve diğer yarısı "marşmelov"un, güzel yaşadık, güzel günler gördük, gene göreceğiz. Ve ne olursa olsun her zaman beraberiz.

"Arkadaşlık birlikte geçen saatler, dakikalar değildir sadece" demek düşüyor sanırım geriye.

Mutlu ol, sağlam kal Fermie,

Şimdilik böyle işte.



"where will i be this time tomorrow?
jumped in joy or sinking in sorrow"

"anyway YOU should be doing all right
doing all right"

27 Aralık 2009 Pazar

Auld Lang Syne (Frank Sinatra)

Art by armene

Az önce çam ağacımızı süsledik. Işıklar yarına kaldı ama olsun. Bütün heybeti ile duruyor salonda kendisi şu an.

Yılbaşı denilen şey-bir çok şey gibi-insanoğlu tarafından yaratılmış, pratik olarak faydasız kavramlardan olsa da mutlu ediyor insanı. Neden bilinmez, alt tarafı 31 Aralık'tan 1 Ocak'a geçeceğiz; hemen "üüüüüççç çikiiiii biiiir" diye sayalım, içelim, o salak düdüğümsü, nefesle genişleyen şeyleri-bilemedim adını şimdi- üfleyelim falan istiyoruz.

Salakça; ama seviyoruz şimdi yalan söylemeyin. Ben en azından o "Yılbaşı Ruhu" denilen şeyi seviyorum klişeleşmiş "Yeni yıl bize güzel günler getirecek",yok "Savaşlar bitecek", yok "Noelbaba hepimizi kucağına oturtacak" muhabbetlerine rağmen.

Ama bu yıl garipsediğim bir şey var: Etrafta "yıl başı klişeleri"nden pek eser yok bu sene. Ne devasa, yeni yıldan nemalanmaya çalışan "Satın Al!" temalı billboardlar, ne de berbelerin, mahalle kasaplarının bile kara benzeyen köpükle, girilecek seneyi yazdığı dükkan-mağaza camları gözüme çarpıyor bu sene.Garip...

Sözün kısası biz gene "Ebelöy!" "Helezört" diye salak salak eğlenerek, 10'dan geriye anırarak sayıp heyecana kapılarak, önümüzdeki 365 gün ve 6 saatin bir öncekinden biraz daha iyi olmasını dileyerek gireceğiz yeni yıla.

Biraz erken oldu; ama kocaman ağaç kurduk az önce. Yeni yılınız şimdiden kutlu olsun millet.


Not: O değil de ben hiç birinize hediye almadım :)

Meeting Place (The Last Shadow Puppets)

Bu gün dersaneden çıktıp Moda Sahil'e indim iki arkadaşımla. Kayalarda oturup kahve, çay içtik(evet orada adam var geze geze çay kahve satıyor çok acayip); üşüdük, kayalarda koşarak yarıştık,bunların üstüne şaşırtıcı da olsa bayağı bir felsefe konuştuk...

Sonra planladığımız üzere "eski" bir arkadaşım geldi. Uzun süre sonra, onunla yeniden eğlendiğimi fark ettim.

Zamanında aranı oldukça bozduğun "eski" arkadaşların, üzerlerinden o sıfatı alıp, onları yeniden değerli kıldığında, çok güzel sonuçları oluyor bazen.

Bu günü "O arkadaşımla" geçirdim.

Yılın az sayıdaki gülümseyen günlerindendi.


Not: Yazılara şarkı isimlerini başlık yapmak çok hoş bir olay, Angie izin verirse devam edeceğim buna =)

Oscillate Wildly (The Smiths)

Merhaba.

Şimdi buraya yeni başlangıçlar, yeni yolculuklar falan diye bik bik etmeyeceğim korkmayın.

Açıkçası çok sıkılmıştım blogun eski halinden. Sürekli karamsar şeyler yazmaya itiyordu beni tema falan.Üstelik son zamanlarda bayağı devamsızlık yapmıştım.

Şimdi blogu günlük olmasa da "birkaçgündebirlik" olarak kullanacağım sanırım. Arada kısa öyküler falan da koyarım uyarıma gelirse.

Kendinize iyi bakın, sık sık görüşeceğiz umarım.



Not: Blog başlığını The Last Shadow Puppets'e kaptırsa da; Moz da, The Smiths de, Oscillate Wildly de candır, hatta Moz bir özgecandır falan.

Not 2: Yardımları için Fermium'a bisürü free hug+bi' kilo mandalina
 
Copyright 2009 The Age of Understatement. Powered by Blogger
Blogger Templates created by Deluxe Templates
Wordpress by Wpthemescreator